Göç Deneyiminde Sanatla Kendini Yeniden Kurmak
Yazan: Yasemin Demir
Yabancı bir ülkeye taşınmak, bilmediğiniz bir dilde yazılmış bir kitabı açmaya benzer. Başlangıçta yeni sayfalar, kokular, sesler ve olasılıklar sizi büyüler. Sonra ise bir sessizlik gelir. Kulaklarınızla duymadığınız ama içinizde hissettiğiniz o tuhaf sessizlik… Yurt dışında yalnızlık yalnızca evinizden fiziksel olarak uzakta olmak değildir. Hikayelerinizin, anılarınızın ve düşünme biçiminizin yeni çevrenizde kendine bir yer bulamadığını hissetmek de bu yalnızlığın bir parçasıdır. İşte tam da böyle zamanlarda sanat, geçmişte olduğunuz kişiyle dönüşmekte olduğunuz kişi arasında bir köprüye dönüşebilir.
Belki bulunduğunuz yerdeki kafelere gitmeyi, bir spor kulübüne katılmayı ya da dil kurslarına yazılmayı denediniz. Buna rağmen içinizdeki boşluk hissi tamamen kaybolmamış olabilir. Çünkü gündelik sosyalleşme çoğu zaman yüzeyde kalır. Hava durumundan, işten, günlük ve pratik konulardan konuşursunuz; fakat içinizde olup bitenler, duygularınız ve daha derindeki düşünceleriniz çoğu zaman dile gelmeden içinizde kalır.
Sanat, başka bir ifade alanı açabilir
Sanat ise farklı bir alan açar. Resim yaptığınızda, yazdığınızda, fotoğraf çektiğinizde ya da bir hikâyenin içine girdiğinizde kusursuz bir gramer gerektirmeyen başka bir dille iletişim kurmaya başlarsınız. Bazen kelimelerle anlatamadığınız bir şeyi bir renk, bir görüntü, bir cümle ya da bir hikâye ifade eder. Bu alan, önce insanın kendisiyle, ardından benzer deneyimleri yaşayan başkalarıyla daha farklı bir bağ kurmasını mümkün kılabilir.
Özellikle göç deneyiminde sanatın önemli taraflarından biri, sürekli açıklama yapma zorunluluğunu azaltmasıdır. Evde pişen bir yemeğin kokusunun neden içinizi burktuğunu, belirli bir şarkının sizi neden yıllar öncesine götürdüğünü ya da bazı günlerde neden hiçbir yere tam olarak ait hissedemediğinizi her zaman sözcüklere dökmek kolay değildir. Sanat, bu duyguların açıklanmasından çok ifade edilmesine alan açar.
Mitolojik hikayeler de bu açıdan farklı bir pencere sunabilir. Çünkü mitler yalnızca geçmişten kalmış eski hikayeler değildir; evden ayrılmak, bilinmeyene doğru gitmek, kaybolmak, dönüşmek, yeniden yön bulmak gibi insan deneyiminin tekrar eden temalarını taşırlar. Yabancı bir ülkede yaşam kurmak da çoğu zaman buna benzer bir yolculuktur. İnsan tanıdığı dünyadan çıkar, yabancı olanla karşılaşır ve zaman içinde yalnızca yaşadığı yere değil, kendisine dair algısı da değişir.
Kendi hikayenize bu daha geniş çerçeveden bakmak, yaşadığınız bazı duyguları farklı biçimde anlamlandırmanıza yardımcı olabilir. Bir şehirde kendini kaybolmuş hisseden tek bir insan olmaktan çıkar, insanların yüzyıllardır yaşadığı ayrılma, arayış, değişim ve yeniden ait olma hikayesinin bir parçası olduğunuzu görebilirsiniz. Böyle bir bakış açısı yalnızlığı tamamen ortadan kaldırmasa da ona başka bir anlam verebilir.
Kendine yeniden bir alan açmak
Bunun için büyük adımlar atmanız da gerekmez. Küçük bir yaratıcı ritüelle başlanabilir. Haftada bir kez ana dilinizde birkaç sayfa yazmak, hiçbir amaç olmadan resim çizmek, fotoğraf çekmek, kolaj yapmak ya da o hafta size eşlik eden bir duyguyu bir renk veya görüntüyle anlatmaya çalışmak bile farklı bir alan açabilir. Burada amaç ortaya “iyi” bir eser çıkarmak değildir. Önemli olan üretme sürecinin kendisidir.
Ana dil de bu süreçte özel bir yere sahiptir. Yurt dışında yaşarken insan yalnızca kelimeleri değil, zaman zaman düşüncelerini, mizahını ve duygularını da başka bir dile çevirmek zorunda kalır. Bu sürekli zihinsel çeviri hâli yorucu olabilir. Ana dilde yazmak, okumak ya da kendini ifade etmek ise bazı duyguların bütün nüanslarıyla ortaya çıkmasını kolaylaştırabilir. Çünkü bazı anılar, espriler, kırgınlıklar ve özlemler en doğal hâlleriyle ilk öğrenilen dilin içinde yaşar.
Sanatsal üretimin bir başka tarafı da insanı yalnızca yaşadığı duygunun pasif alıcısı olmaktan çıkarıp bir şey üreten kişiye dönüştürmesidir. Yalnızlık üzerine düşünmekle yalnızlığı bir metne, fotoğrafa, çizime ya da başka bir yaratıcı forma dönüştürmek arasında önemli bir fark vardır. Duygu hâlâ oradadır ama artık ona dışarıdan bakabileceğiniz bir biçim kazanmıştır.
Bu üretim başkalarıyla paylaşıldığında ise başka bir katman ortaya çıkar. Bir başkasının renklerde, kelimelerde ya da hikayelerde sizin yaşadığınıza benzeyen bir duyguyu ifade ettiğini görmek, insanın kendi deneyiminin yalnızca kendisine ait olmadığını fark etmesini sağlar. Bazen bağ kurmak, aynı şeyleri yaşamaktan çok, benzer duyguların başka hayatlarda da var olduğunu görmekle başlar.
Aidiyet yeniden kurulabilir mi?
Yabancı bir ülkede yalnızlık hissetmek, büyük bir yaşam değişiminin doğal sonuçlarından biri olabilir. Yeni bir yere uyum sağlamak yalnızca yeni sokakları, dili ya da kuralları öğrenmek değildir; eski hayatınızla yeni hayatınız arasında kendinize yeniden bir yer kurma sürecidir. Sanat bu süreci hızlandıran sihirli bir çözüm olmayabilir ama insanın kendi hikayesini duymasına, ifade etmesine ve yeniden anlamlandırmasına yardımcı olan güçlü araçlardan biri olabilir.
Belki de mesele yalnızlığı tamamen ortadan kaldırmak değil; onun içinde kendinizle yeniden nasıl ilişki kuracağınızı keşfetmektir. Çünkü bazen aidiyet, yalnızca yeni bir yere ait olmaya çalışmakla değil, değişirken kendinizle olan bağınızı kaybetmemekle başlar.